6 Kasım 2017 Pazartesi

FAKİR BAYKURT

                                     FAKİR BAYKURT VE KÖY ENSTİTÜLERİ

fakir baykurt köy enstitüleri ile ilgili görsel sonucu        Bir mücadele insanı Fakir Baykurt. Burdur Akçaköy'de başladı yaşamı. 1948'de Gönen Köy Enstitüsü'nü bitiriyor. Ardından Ankara Gazi Eğitim Enstütüsü ve 68'e uzanan süreçte hem kavgada hem kitap başında yerini alıyor Baykurt. Türkiye Öğretmen Sendikası genel başkanlığı yapan Baykurt, 1971'de tutuklandı, yargılanıp beraat etti. Üretmeye ve kavgaya devam etti. Köy edebiyatında simge isim oldu. Yılanların Öcü kitabı, 1969 Öğretmen Boykotu unutulmayanlar arasında. Köy Enstitülü Fakir Baykurt'u, onu en yakından 'baba' olarak tanıyan isimlerden kızı Işık Baykurt ile konuştuk. 17 Nisan enstitülerin kuruluş yıldönümünde raflarda yerini almaya başlayan daha önce Türkiye'de basılmayan Fakir Baykurt imzalı Unutulmaz Köy Enstitüleri kitabını konuştuk, hem de bir dönemi anlattı Işık Baykurt.                                                                                                                      
Kitap okuyan kız çocuğunu önemsedik
Unutulmaz Köy Enstitüleri kitabı daha önce Almanya'da basıldı. Bu defa ilk kez Türkiye'de Literatür Yayınları tarafından basıldı ve dün dağıtımına başlandı. Işık Baykurt kitabı anlatıyor: Zor oldu. Uzun bir dönem yeniden Türkiye'de basılması için çalıştık. Kardeşim Tonguç grafiker olduğu için tasarım kısmıyla titizlikle ilgilendi, ben daha çok içeriğe yoğunlaştım.
Kitabın kapağı için çok sayıda alternatif vardı. Günümüz açısından da en önemlisinin kitap okuyan kız figürü olduğunu düşündük. Kitapta söyleşiler, babamın dergilere yazdığı yazıların tamamı var. Bu kitabı okuyan bir kişi Köy Enstitüleri hakkında etraflıca bir bilgiye sahip olacak. Temel bir başvuru kitabı gibi. İzmir Kitap Fuarı’nda ve raflarda kitap yerini aldı.                                                                    fakir baykurt köy enstitüleri ile ilgili görsel sonucu          
'Öğretmen yazdığımı çizerdi'
"Yazar, öğretmen Fakir Baykurt’u tanıyoruz. Ama bir baba olarak nasıl biriydi?" diye soruyorum Işık Baykurt'a. Çocukluğu, babasıyla arasında fırtınalı geçiyor. 17 yaşına kadar babasının kitaplarını okumamakta ısrar ediyor Işık.
Yıllar geçip yetişkin olduğu yıllarda başlıyor aradaki buzlar erimeye. Bakın Işık Baykurt o dönemi nasıl anlatıyor: Burdur’da Fakir Der var. Her sene yıldönümünde anmalar yapar. Orada yönetim kurulu üyesi olan bir akademisyen çocuk gelişiminde okuyan gençlere Fakir Baykurt’la ilgili ödev veriyor. Çocuklar bana ulaşıyor. 'Fakir Baykurt nasıl bir baba' diye sordular. Ben de dedim ki 'hiç iyi baba değildi.' Aman Allahım… Etraf çalkalanıyor. Nasıl Fakir Baykurt kötü baba derim. Sonra açıklamaya çalıştım. Fakir Baykurt’un kızı olunca sizi herkes öyle tanıyor. O dönem ‘Fakir Baykurt’un kızısın aman gülüşüne dikkat et, oturuşuna dikkat et.” Okulda öğretmen geç kalınca yer yerinden oynardı, öğretmen gelince de kimseyi görmez 'Işık yakışıyor mu sana' diye azarlardı. Türkçe dersinde kompoziyon yazıyorum. Öğretmenim 'Fakir Baykurt’un kızına yakışır mı!' deyip çiziyor.                            
Evde parmak ucunda yürürdük                                                                                                              
"Çocukluğumda yeter artık dediğim çok oldu" diyerek o döneme ilişkin öfkesini anlatmaya devam ediyor Işık Baykurt: Fakir Baykurt’sa Fakir Baykurt… O benim babam. Ben onun gibi olmak zorunda mıyım? Babam o dönem Türkiye Öğretmenler Sendikası Başkanı… Ciddi bir sınavla karşı karşıyayım. Küçük bir çocuğun üzerinde sorumluluklar yüklenmiş… Babanın şu kitabını okudun mu? Her yerde bu soru. Çok kitap okuduğum halde o dönem babamın kitaplarını okumamakta ısrar ettim. Babam evde çalışıyor, kitap yazıyor. Aman çocuklar sessiz olun, evin içinde Tonguç’la birlikte ayak parmakları üzerinde yürüdüğümüzü hatırlarım.                                                                                         
Babamı okumadım gizli gizli zevk aldım
Işık Baykurt babasının kitaplarını neden ısrarla okumadığını şöyle anlatıyor: Babamın kitaplarını okumamak ondan intikam alıyormuş gibi gelirdi. Gizli gizli büyük keyif alırdım. Babam kitaplarını okumadım diye de hiçbir zaman kızmazdı. Yakınanlara da ‘olsun başka yazarları okuyor’ derdi. Köy Enstitüleri üzerine çalışan bir Alman o dönem babamın yardımına karşılık teşekkür etmek için bizi Almanya’ya davet etti. Tabi İngilizce bildiğim için ben gittim. Lisedeyim. Yanımda birkaç kitap aldım. Gittim. Orada babamın kitapları rafta sıra sıra duruyor. Kitaplarımı okudum. Elimde kitap yok. İnatlaşıyorum. Sonra şöyle sıkıla sıkıla raftan bir kitabını alıp okudum. İlk defa o zaman babamın kitabını okudum. 17 yaşındaydım galiba. Bir çocuk için bir ünlü, tanınmış bir insanın çocuğu olup olmamanın karşılığı yok. Baba sıcaklığı, baba-çocuk iletişimi arıyorsunuz o yaşlarda. Babamla yıllar sonra o sorunları çözdük. Yaşım ilerleyince özellikle sıkıntılı dönemlerimde çıkar babamla yürür, sıkıntılarımı anlatırdım. Yürürken özellikle konuşmayı severdi. Ama ben anlattığımda dinler ve sonunda sadece fikrini söylerdi. Bugün arkaya dönüp baktığımda, “meğer babam iyi adammış” diyorum.                                                                                                                                                  fakir baykurt köy enstitüleri ile ilgili görsel sonucu  
Işığı sönmeyecek
Babam eğtimci ve yazar kimliğinin yanında aynı zamanda bir mücadele insanıydı. Vefat ettiği yıl 1999'da ÖDP İzmir Milletvekili adayı oldu. Son nefesine kadar başucunda kitapları, eksik bıraktığı yazın dosyası ve mücadelesi vardı. Kıymetlim biricik kardeşim Sönmez. Babamın cenazesindeyiz. O zaman ÖDP'li yoldaşları benim ismimle kardeşimden slogan türettiler. 'Işığı sönmeyecek' diye. Kardeşler duygulandık. Başka bir şey tabi. Sonraki yıllarda o slogan başka cenazelerde kullanıldı.         
Geçmişin çok gerisindeyiz
Başka bir soruya geliyoruz? 'Bugün açısından Köy Enstitüleri ne ifade ediyor?' Şunları anlatıyor Işık Baykurt: Eğitim bilimci değilim. Burada bugün bir anne olarak bu soruyu yanıtlayabilirim.
Ensar Vakfı’nda ortaya çıkan gerçekten sonra yüreğim iyice sıkışır oldu. Art arda cinsel istismar haberleri geliyor. Akıl sır erdiremiyorum. Babamın kitabını yayına hazırlarken bir bilgiyle karşılaştım. Köy Enstitülerine çamur atma döneminde kız ve erkeklerin birlikte eğitim almasından oynanan halk oyunlarına kadar laf söylemeler, dedikodular… İvriz Köy Enstitüsü’nde yine şimdi ismini hatırlamadığım bir müdür… Gece kapısı çalınıyor. Köyden bir bey, arkasında yedi hanım! Bu hanımların çocukları enstitüde okuyor. Köyde dedikodu dönüyor: Çocuklar dereye atlayıp intihar etmiş diye. Müdür anlatıyor: "Bizim, erkek eğitmen olarak, okul idarecisi olsanız bile kız öğrencilerin olduğu yatakhaneye girmemiz uygun değildi. Bir kadın öğretmeni uyandırdım. Kızların yatakhanelerine gitti. Arkasından anneleri. Kızlarını görünce rahatlıyorlar."
Anlayışa bakın. Erkek müdür o dönem yatakhaneye girmeye kendinde hak görmüyor. Ensar Vakfı’ndaki tecavüz ortaya çıktığında ilk aklıma bu geldi.
Biz çocukken hiçbir dönem böyle kötü hissetmedik. Geçmişin çok gerisindeyiz.                                         

Yeni kitaptan kısa bir pasajasilamayan-bir-deneyim-koy-enstituleri-yazi-dizisi-meger-babam-iyi-adammis-129040-1.
Türkiye'de ilk defa yayımlanan Unutulmaz Köy Enstitüleri isimli kitaptan kısa bir alıntı: "Enstitüler sadece 11 yıl açık kaldı. Bunun da yarısı ilkelerinde saptırılmış dönemdir. Bu kısa süre içinde 1600 sağlık bakıcısı, 8000 eğitmen, 17000 köy öğretmeni yetişti. Köy Enstütülerinin yerini yeniden klasik öğretmen okulları aldı. Türkiye'de köy sorunu, onunla birlikte yeni anlamlı İlköğretim büyük savsamaya uğradı. Cumhuriyetin kurulmasıyla yere serilmek istenen gericilik, sindiği yerden kalkıp sadece enstitüleri değil, Cumhuriyetle gelen reformların çoğunu yuttu, Türkiye aydınlanmasını yolunu kesti...
Eğitim sorunu da sadece köylerde değil, köyleri boşatıp göçen köylülerin toplandığı şehirlerde alabildiğine büyüdü, bir kördüğüm halini aldı. Demokrasinin yanısıra gelişen demagoji, çok partili döneme geçer geçmez çok sayıda Kuran kursu, çok sayıda imam haip okulları açılmasını sağlamıştı. Artık köy çocukları buraya gidiyor., ezbere dersler okuyarak yetişiyordu. Elli yılda yetişen imam hatip sayısı yarım milyonu geçti. Köy Enstitüleri ise kendileri yaşamda olmadığı halde, yetişen öğretmenlerin niteliği ve bunların eğitim, sanat dünyasına katkıları dolayısıyla, düşünce olarak yaşamayı sürdürüyor. Kurumlar boğularak ödürüldü ama düşünce diri. Düşünce kafalarda ve gönüllerde yaşıyor. "

25 Ekim 2017 Çarşamba

KÖY ENSTİTÜLERİNDE YETİŞEN SANATÇILAR



'EĞİTİM ÜRETİM ' İÇİNDİR

Köy enstitülerinde yetişen Fakir Baykurt şöyle anlatıyor;
Köy öğretmeni yetiştirmek amacıyla 1940’ta, 17 Nisan’da çıkarılmış bir yasayla kurulan Köy Enstitülerinden o kadar çok yazar yetişmiştir ki, biz bu okulları öğretmen değil de, yazar yetiştiren okullar olarak düşünmeye alışmışızdır. Bu yazarlar, Türk edebiyatına köy gerçeğini içerden taşımakla kalmamış, okur kitlesini de genişletip değiştirmişlerdir.

Bu incelemede Köy Enstitülerinden doğan edebiyatın iki yönü üzerinde durmayı amaçlıyorum. Birincisi, bu okullarda okuyan öğrencilerin edebiyatla bağı nasıl kuruldu, nasıl bir edebiyat eğitimi gördüler? İkincisi, Enstitülerden yetişen yazarların ortak özellikleri nelerdi ve edebiyatımıza neler kazandırdılar?

köy enstitüsü şair ve yazarları ile ilgili görsel sonucuköy enstitüsü şair ve yazarları ile ilgili görsel sonucuKöy Enstitülerinin en önemli özelliklerinden biri, bütün ülke genelini kapsayacak biçimde kurulmuş olmasıdır. Etkisi ve dönüştürücü gücü de büyük ölçüde bu bütünsel ve köklü niteliğine dayanmıştır.

Ülke çapında beş altı yıl süren, bir eğitim seferberliği olarak tanımlanabilecek bu hareketin başarısı ve etkisi uzun yıllar sürmüştür. 21 Köy Enstitüsü, çevresindeki illerdeki köylerden öğrenci alarak öğretmen yetiştirmiş ve onları kendi köylerinde öğretmen olarak eğitim vermeye göndermiştir. Daha sonra Ankara Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kurularak, burada da üniversite düzeyinde çeşitli dallarda eğitim verilmiştir. Kısa sürede iyi eğitim görmüş, çağdaş değerleri benimsemiş, yurtsever ideallerle yoğrulmuş mezunlar veren Köy Enstitüleri’nin bu başarısı, köyde ortaçağ ilişkileri ve kafasını sarsmış, özellikle iktidar üzerinde etkili olan toprak ağalarını ürkütmüştür. Köyde ağanın ve imamın saygınlığını sarsan bir başka otorite, öğretmen, Köy Enstitüleriyle tarih sahnesine çıkmıştır.

Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD ile girdiği bağımlılık ilişkileri ve değişen iktidar politikaları, giderek soğuk savaşın bir cephesine dönüşmesi, Köy Enstitülerinin de sonunu hazırlamıştır. Bu süreçle kurulan iktidar, Köy Enstitülerine yönelik köy egemenlerinin eleştirisini dikkate alacak duruma gelmiştir. İlk iş, enstitülerin kurucuları Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ile İlköğretim Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un görevden alınması olmuştur. 1946’da yeni gelen bakan ve ilköğretim müdürü, ilkin eğitim programına müdahale etmiş, enstitülerin yönetici ve öğretmenlerini değiştirerek buradaki eğitimin yaratıcı özelliklerini budamaya çalışmıştır.


1946’da tek dereceli seçimler yapıldı. Toprak beyleriyle gericilerin adamları Ankara’yı ele geçirdiler. İlk iş olarak da Köy Enstitüleri’nin yönünü değiştirdiler. Bu yüzden okuldaki son iki yılım çok sıkıntılı geçti. Kalemi alıp kâğıt üstüne bir şeyler geçiren, bir şeyler yaratmaya çalışan insanların koğuşturulması, sorgulara çekilmesi, karanlıklara kapatılmasının acısını daha o günler tattım. Köy Enstitüleri bayramı için şiir yarışmaları açıldı. Yarışmaya verdiğim şiirlerin birinden dolayı, topu topu bir tahta bavul dolduran öteberimi didik didik ettiler. Yatağımı yorganımı deştiler”1

Bu politika değişikliğinin ilk kurbanı, 1947 yılında kapatılan Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü olmuştur. 1950’de DP iktidarıyla birlikte Köy Enstitülerinin tasfiyesi hızlanmış, 1954 yılında tamamen kapatılarak ilköğretmen okullarına çevrilmişlerdir.

Köy Enstitüleri üzerine Colombia Üniversitesinde bir doktora çalışması yapan Fay Kirby’ye göre, bu okullar dünya eğitim tarihi içinde etkilenme kaynakları olmakla birlikte bütünüyle Türkiye’ye özgü eğitim kurumlarıdır.2 Bu eğitim kurumlarının özgünlüğünü, Türkiye’nin kısıtlı ekonomik koşulları, yoksulluğu ve nüfusunun yüzde seksenden çoğunun köylerde yaşaması belirlemiştir. Hızla bu büyük köylü nüfusu eğitmek, daha büyük bir ulus inşası sürecinin içinde, bağımlı, hurafelere inanan ortaçağ bireylerinden bilinçli yurttaşlara dönüştürmek genç Cumhuriyetin en önemli görevlerinden biri olarak ortaya çıkmıştır. Bu devasa görevi kısıtlı maddi koşullarda gerçekleştirmek için, ilkin askerlik sırasında seçilen ve 6 aylık kurstan geçirilen “eğitmen”lerle köylerde okuma yazma eğitimi denenmiştir. 1938’de Eskişehir Çifteler ve İzmir Kızılçullu’da Eğitmen Kursları açılmış, bu yetersiz ilk adım, elde edilen deneylerin değerlendirilmesiyle 1940’ta bütün ülkeyi kucaklayan Köy Enstitüsü hareketine dönüşmüştür.

Köy Enstitülerinin en önemli niteliği, köylüye hem kuramsal hem de yaşamı ve üretimi için gerekli pratik bilgileri verecek öğretmenler yetiştirmeye çalışmasıdır. Kuramsal derslere ayrılan zaman kadar uygulama derslerine de zaman ayrılmış, öğrencilere, köy ekonomisinde vazgeçilmez işlerin eğitimi verilmiştir. Enstitülerin bahçelerinde sebze yetiştirilmiş, atölyesinde demircilik yapılmış, binalar, birçok yerde öğrencilerin çalışmasıyla inşa edilmiştir. Yaz tatillerinde deneyimli öğrenciler, başka enstitülerin inşaatlarında görevlendirilmiş, yeni yerlerde dayanışma içinde yaşamın üretim içinde zenginliğini tatmışlardır.

Böylelikle yetişip köyünde göreve başlayan öğretmen, okulun bahçesinde uygulamaya girişecek, sebze yetiştirecek, arıcılık yapacak, bunları bilimsel bilgilerin yardımıyla daha verimli kılacağından, köylülere bu yaptıklarıyla örneklik edecekti. Zaten köy öğretmeninin önemli bir görevi de yetişkinleri eğitmekti. O dönemde köylerde gündüz çocukları, akşamları yetişkinleri eğiten bir okul ve Köy Enstitülü öğretmenler vardı.

Uygulama ile kuramın bu iç içeliği yetişen öğretmenlerin kişiliklerinde ve mesleki becerilerinde de belirleyici olmuştur. Zorluklar karşısında yılmayan, ikna etmeyi bilen, örgütçü, toplumcu değerlere bağlı bir öğretmen kuşağı yetişmiştir.

Daha sonra bu nitelikler, Türkiye’de bütün öğretmenlerin sendika ve derneklerde örgütlenmesi sürecinde Köy Enstitülü öğretmenleri önder konuma getirmiştir. Edebiyattaki katkılarında da kuram ile pratiği hep birlikte gözeten bu eğitim yönteminin payı olsa gerektir. Köy Enstitülerinde okuma, yazmadan ayrı düşünülmüyordu. Bilgilerin yaşamda bir işlevi olmalıydı. İyi bir okuma ve tartışma ortamı yaratan Köy Enstitüleri bunun verimlerini de kısa sürede edebiyatta ortaya koyacaktı.

  1. Köy Enstitülerinde okuma eğitimi
Köy Enstitülerinin kurucusu Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in bir başka önemli girişimi, bir “tercüme seferberliği” başlatarak Milli Eğitim Basımevinde dünya klasiklerini yayımlaması ve özellikle okullar kanalıyla bütün Türkiye’ye ulaştırmasıydı.

Köy Enstitülerinde okuyan köy çocukları da, oluşturulan okuma ve tartışma ortamıyla bu seferberlikten en çok yararlanan kişiler oldu. Köy Enstitülerinin asıl kurucusu İsmail Hakkı Tonguç, etkin, kişilikli bireyler olarak yetiştirmek istediği Enstitülülerin dünya edebiyatını, insanlık kültürünü özümsemesini çok önemsiyordu. 1942 yılında çıkarılan “Köy Enstitüleri Öğretim Programı”nda Türkçe öğretimine ilişkin şu öneriler yer alıyordu:

Amaç: Okumada yazmada ve konuşmada güzellikten çok doğruluk aranmalıdır; esasen güzelliğin ilk şartı doğruluktur; bunu temin etmek sanatkâr yetiştirmenin de emin yoludur. (…) Hiçbir ders Türkçe dersi kadar zevk, şahsiyet ve ahlâk eğitimine elverişli değildir. (s. 11)
Okuma: Enstitülerde talebenin ders dışındaki okumalarını düzenlemek hem zaruri hem de diğer okullara nisbetle daha kolaydır; çünkü talebe ancak kendisine verilen eserleri okuyabileceği gibi her gün öğretmeniyle temas etme imkânını bulacaktır. (…) Tavsiye edilen eserler derslerde bahsedilen meselelerle, talebenin iş ve düşünce hayatıyla ilgili olmalıdır. (s.19)”3

Görüldüğü gibi serbest okuma programlarını da derslerdeki konulara bağlama, her ikisine de ilgi ve merakı artırmanın yanı sıra, işlevsel kılma amacı öngörülüyor. Enstitü öğretmenlerinin öğrencilerini okuma ve tartışma konusunda sürekli yüreklendirdiği, buna olanak yarattığını Enstitü çıkışlı yazarların anılarından biliyoruz.


Bu okuma izlencesinde özellikle dünya klasikleri ve yeni gelişmeye başlayan gerçekçi edebiyatımızın ürünleri vardı. Anılardan en çok beğenilen yazarlardan birinin Sabahattin Ali olduğunu biliyoruz. Kuyucaklı Yusuf romanı, Kağnı, Ses öyküleri köy çocuklarından oluşan Enstitü öğrencilerini derinden etkiliyordu. Panait İstrati, Maksim Gorki ve öteki Rus yazarları da çok okunuyordu. Talip Apaydın anılarında, yaz tatilinde inşaat için gittiği başka bir Köy Enstitüsünde çalışmaktan fırsat buldukça Sait Faik’in öykülerini okuduğunu belirtir.4

Yusuf Ziya Bahadınlı ise, yaz tatilinde köyüne gitmeyerek, yatağını Pazarören Köy Enstitüsü’nün kitaplığına sermiştir. Kütüphaneyle ilişkisini şöyle yazıyor: “Kitaplara dokunmadan sırtlarını okuyordum; çoğunlukla bana bir şey söylemiyorlardı. Orada karar verdim, bütün bu kitapları okuyacaktım.”5 Yozgat’ın Sorgun ilçesine bağlı Bahadın köyünden gelen çocuk, kitapları raftaki sırayla okumaya girişiyor ve kimilerini anlamadan yarım bırakarak, kimileriyle çok yoğun etkileşime geçerek verimli bir okuma serüveni yaşıyordu. Yusuf Ziya Bahadınlı’nın anılarından, o sıralarda hapishaneye kapatılmış Nâzım Hikmet’in şiirlerinin de Enstitü kitaplığında bulunabildiğini öğreniyoruz.

Önce adını ‘Kurtuluştan Sonrakiler’ adlı antolojide gördüm. Hazırlayan Orhan Burian:
Nâzım Hikmet Ran, şiirimize getirdiği şekil yenilikleri ve dâva meselesiyle o beş senedir en çok münakaşa edilmiş değerli bir şairimizdir. Edebiyatımızın imanla haykıran şairlerinden biri; ne çare ki imanı bu topraktan değil, köksüzdür.’ diyor.
Daha o yaşlarda antolojiyi hazırlayan kişiye öfke duymuştum. Beş satır içinde onu suçluyor, bir yandan da 17 şiirine yer veriyordu!
Adeta çarpılmıştım, bunca yıl geçti aradan, hâlâ birinci şairim odur:”6

Köy Enstitüleri, öğrencilerine okumayı sevdirdiler ve okuma için inanılmaz bir ortam yarattılar.

Şehirli okur yazarların bile7 ulaşamadığı bir özgürlük ortamında dünya ve Türk edebiyatıyla etkileşime geçtiler. Hep kuram ile uygulamayı birlikte gözeten bir eğitim sisteminde okuma ile yazmanın bütünleşmesi de kaçınılmazdı. Çok okuyanlar yazmaya da başladılar. Bu konuda okulların duvar gazeteleri, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nün çıkardığı “Köy Enstitüleri Dergisi” ilk yazı denemelerinin yapıldığı ve yayımlandığı yerler oldu.

  1. Köy Enstitülerinde yazma eğitimi
Köy Enstitüleri Öğretim Programı’nda yazma eğitimi için de şu değerlendirme vardı:

Yazma: Yazma çalışmalarında güdülecek amaç, talebenin kendi anlayış ve anlatış özelliklerini muhafaza ederek açık, düzgün ve özentisiz bir ifade ile yazmalarını sağlamak olmalıdır. Köy Enstitülerine gelen talebe ekseriyetle gördüğünü, düşündüğünü ve bildiğini eksiksiz ve fazlasız anlatmağa o kadar alışkındır ki, bu meziyetlerini korumağa çalışmak başlıbaşına bir yazı terbiyesi olacaktır; çünkü eksiksiz ve fazlasız ifade, yazı sanatının en üstün mertebesidir. (…) Seçilecek konular talebeyi gördüğünü olduğu gibi göstermeğe, kendini ve etrafını tanıtmağa, duygu ve düşüncelerini aydınlatmağa, bildiklerini muayyen bir nokta etrafında toplamağa, dileklerini tam ve açık olarak anlatmağa sevk edecek mahiyette olmalı, talebenin alâka, anlayış ve bilgi seviyesini aşmamalıdır; her yıl verilecek konular talebenin ihtiyaçlarına uygun bir nisbette değişik olmalı ve enstitüyü bitiren talebe bütün yazı çeşitlerini denemiş olmalıdır. Serbest yazılarda talebenin şiirden çok hikâye, hâtıra, icmal (özetleme) gibi nesir nevilerine yöneltilmesi daha yerinde olur.
Asıl edebiyatın insanın yaşadığını anlatması olduğu fikri verilmeli ve talebe not, hatıra ve mektuplarla hayatını anlatmak itiyadını kazanmalıdır.”8

Şiir yerine düzyazıyı tercih eden bir edebiyat eğitimi amaçlanıyordu. Köy Enstitülü yazarların çoğunluğu da düzyazıda ürün verdiler. Şair olarak ünlenenler Mehmet Başaran ve Ali Yüce oldu. Birçok Köy Enstitülü şair olmakla birlikte, çoğu ülke çapında okunur ölçüde tanınmadı. Düzyazıcılar ise, Köy Enstitüsü Edebiyatı diye nitelenebilecek ölçüde edebiyatımızda bir ağırlık edindi.


Kendi yaşadığını alabildiğine özlü ve samimi bir biçimde anlatma eğitimi, ilkin “köy notları” diyebileceğimiz bir anlatı türünün doğmasını sağladı. Köy Enstitüsü Edebiyatının öncü ve en etkili ürünlerinden biri, “Bizim Köy”, Mahmut Makal’ın uzun süre Varlık dergisinde de yayımlanmış köy notlarından oluşuyordu. Bizim Köy 1940’ların köyünün yoksulluğunu, geriliğini, hurafelere bağlılığını acımasız bir gözlemcilikle ortaya koyarken, ülke edebiyatına gözardı edilen bir gerçeği de taşımış oluyordu.

1950 yılının başında yayımlanan Mahmut Makal’ın kitabı, olağanüstü bir ilgi ve yankı yarattı. Kısa süre sonra yapılan seçimlerde DP’nin iktidar partisi CHP’ye karşı yürüttüğü propagandada yoğun bir biçimde kullanıldı ve iktidara gelmesinde etkili oldu. Mahmut Makal, daha sonra DP iktidarında baskı gördüğünde, başlarda kendi yazdıklarını iktidara karşı kullanan partinin kendisine yaptıklarını acı acı anacaktır.9

Bizim Köy’ün etkisi ülke sınırlarını aştı ve uluslararası yankı yaptı. Köy Enstitüsü mezunu bir başka yazar Sami Gürel’in anlattıklarına göre, bulunduğu uçak zorunlu bir nedenle Bakırköy havaalanına inen Ernest Hemingway, kendisini ziyarete gelen gazetecilere Mahmut Makal’ı sordu ve görüşmek istedi. Ancak kısıtlı zaman nedeniyle bu görüşme gerçekleşmemiştir. Mahmut Makal, gördüğü ilgiyle İtalya’ya davet edilmiş ve burada bir süre üniversitede ders vermiştir.

Köy Enstitülü yazarlar özellikle öykü ve romanda köy gerçekliğini ortaya koyan eserler vermişlerdir. En çok etkilendikleri yazar Sabahattin Ali’nin gerçekçi yöntemiyle, biyografik öykü ve romanlarla başlayarak, köylülerini, köy gerçeğini anlatmışlardır. Bu yazarların en çok eser verenleri ve tanınanlarını şöyle sıralayabiliriz: Mahmut Makal, Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Dursun Akçam, Yusuf Ziya Bahadınlı, Mehmet Başaran, Ümit Kaftancıoğlu, Osman Şahin, Hasan Kıyafet, Behzat Ay, Ali Yüce, Adnan Binyazar, Kemal Burkay.

Daha çok deneme inceleme türünde eser veren Köy Enstitülü yazarların, romancılar kadar olmasa da, tanınmışları ise şunlardır: Emin Özdemir, Sami Gürel, Osman Bolulu, Mehmet Aydın, Abbas Cılga, Abdullah Özkucur, İsa Öztürk, Pakize Türkoğlu, H. Nedim Şahhüseyinoğlu, Refet Özkan.

Bu isimlere, tanınmamış, bir veya birkaç kitap yazmış onlarca Köy Enstitülü yazar eklenebilir. Köy Enstitülerinin mezun sayısına göre çok büyük oranda yazar yetiştiren eğitim kurumları olmasında, izlenen okuma yazma eğitiminin ve geniş bir özgürlük ortamında edebiyat tartışmaları yapılabilmesinin büyük payı olduğu anlaşılıyor.

  1. Köy Enstitülü yazarların edebiyata getirdikleri
Hasan Âli Yücel, Köy Enstitülü yazarlar için “Edebiyata kendi giren köylü” tanımlamasını yapıyor. Onlar köylüyü ve köy gerçeğini edebiyata içinden çıkmış olmanın canlılığı ve hararetiyle sokmuşlardı. Onlardan önce köyü ve köylüyü anlatan sınırlı sayıda da olsa edebiyat eserleri bulunmaktaydı. Edebiyatımızda gerçekçiliğin kurucularından Nabizade Nâzım’ın “Karabibik” öyküsü, Akdeniz bölgesindeki bir köyü ve köylüyü 19. Yüzyıldaki durumuyla oldukça gerçekçi biçimde resmediyordu.

Daha sonra, 20. Yüzyılın başında, Osmanlı’nın önemli valilerinden Ebubekir Hazım Tepeyran, Niğde çevresindeki köylüleri anlatan “Küçük Paşa”yı yazmıştı. Ondan biraz sonra Refik Halit Karay’ın gerçekçiliğin erken başyapıtı diyebileceğimiz “Memleket Hikâyeleri”nde de kıyısından köşesinden köy ve köylü biraz yer almıştı. Cumhuriyet döneminde ise, Yakup Kadri’nin “Yaban”ı köyde sürgün bir devrimci aydının gözünden köyü ve köylüyü, tartışmacı bir üslupla gündeme getirmişti.

Neredeyse köy deyince ilk akla gelen yapıtlardan biri olan Yaban’ın yazarı, 1950’lerde ilk ürünlerini veren ve 1960’larda usta romanlarıyla etkili olan Köy Enstitülü yazarlara bir buluşmasında şöyle diyecekti: “Bizler tren penceresinden gördüğümüz köyü yazdık, sizler ise o köyün içinden gördüğünüz köyü yazıyorsunuz.” Bunun getirdiği gerçekçi ve natüralist öğeler, Köy Enstitülü yazarları, 1960’larda çok okunur ve ünlü yapmıştı. Çünkü, o yıllarda köylü de iş ve ekmek arayışında, daha iyi bir yaşam peşinde şehirlere göç ediyordu. Okuma yazma öğrenen çocukları, 60’ların ve 70’lerin özgürlükçü ve siyasi arayış içindeki Türkiye’sinde kendi gerçeğini ararken Köy Enstitülü yazarlardan yararlanmaya çalışıyordu.

Köy Enstitülü yazarların eserlerinin konusu şehri de içermeye başladı. Toplumun bu değişimine gözünü kapatmayan bir edebiyat vardı. Sözgelimi Fakir Baykurt 50’lerin sonunda büyük ses getiren ve filme de alınan “Yılanların Öcü” romanının devamını şehirde sürdürüyordu. Metin Erksan’ın 1960’ta romandan çektiği film, yoksul köy gerçeğini yansıtması nedeniyle sansürce yasaklanmış, ancak 27 Mayıs Devriminden sonra devlet başkanı Cemal Gürsel’in özel izniyle gösterime girebilmişti. Fakir Baykurt, “Irazcanın Dirliği”nde romanın devamını yazdı. Daha sonra “Kara Ahmet Destanı”nda ise, Kara Bayram ailesinin göçmesini ve şehirdeki mücadelesini anlattı.

Talip Apaydın, “Kente İndi İdris” kitabında şehre gelen köylüyü yazdı. Yusuf Ziya Bahadınlı, otobiyografi ağırlıklı ilk kitaplarından sonra, “Gemileri Yakmak” kitabında çağdaş sınıf mücadelelerini Gaziantep şehri özgülünde, sağlam bir tarih bilinciyle romanlaştırdı. Köy Enstitülü yazarlar, eğitimlerinde aldıkları temel ilkeleri uygulayarak hep içinde bulundukları toplum gerçeklerini yazdılar. Bu toplum gerçeğini köyden başlayarak şehirlere taşıdılar, oradan da yurtdışına giden köydaşlarını izleyerek Avrupa koşullarında dile getirdiler.

köy enstitüsü şair ve yazarları ile ilgili görsel sonucu 
Edebiyatımızın gerçekçi damarını önemli ölçüde geliştiren ve besleyen bu edebiyat kanalı, özellikle 1970’lerden itibaren etkili olan, şehirli ve küçük burjuva eğilimli yazarların ön palana çıkmasıyla geriye çekildi. Küçük burjuva yazarların, birey-toplum diyalektiğini kavrayamayan roman ve öykülerinde kendi konumlarını mutlaklaştırarak gerçekçi perspektiften koptukları görüldü.

1950’lerde Batı kopyacılığıyla beslenen, 60’ların özgürlükçü ortamında sesi pek duyulmayan küçük burjuva edebiyatı 70’lerde yeni bir ivme kazandı. Yazarlarının basın ve yayın kurumlarındaki etkin yerlerini kullanma becerisiyle, büyüyen sermayenin ideolojik etkinliklere daha çok kaynak ayırmasından beslenerek, Köy Enstitülü yazarlara karşı “köy edebiyatı” etiketli küçümseyici bir kampanya yürütüldü; çağdaş toplum şehir toplumuydu ve onun edebiyatı da şehirli olmalıydı.

Oysa edebiyatın güçlü ve değerli olması için seçilen konu veya olayların işlendiği mekân değil, insana ve topluma ilişkin bakış açısı, edebi estetik, dil, canlandırma ve kurgu önemliydi. Ayrıca Enstitülülerin köyü konu edindikleri dönemde, ülke nüfusunun yarıdan çoğu köylerde yaşıyordu ve tarım, ülke ekonomisinde hâlâ yüksek paydayı oluşturuyordu.

Ayrıca 1950’de iktidara gelen DP, siyasi bilinci geri düzeyde köylü kitlelerine dayanmış olmasına rağmen, köy egemenlerinin siyasetini yürütüyor ve küçük köylünün yıkımını getiren ekonomik politikalar izliyordu. Köy Enstitülü yazarların odağa köyü aldığı koşullarda Türkiye toplumunun odağında da buradaki değişmeler vardı. Üstelik onlar bu dinamiği izlemeyi ihmal etmiyor şehre ve yurtdışına sürülen köylüleri izleyerek onların edebiyat sahnesinde maceralarını anlatıyorlardı.

Köy Enstitüsü çıkışlı yazarlardan Emin Özdemir’e göre, onlar “edebiyatın coğrafyasını” değiştirdiler. Daha önce İstanbul ve birkaç büyük şehirle sınırlı edebiyat mekânı bütün ülkeyi kucaklayacak ve kapsayacak bir genişliğe kavuştu.

Ümit Kaftancıoğlu ve Dursun Akçam Kars ve yöresini edebiyata sokarken, Osman Şahin Toroslar’dan Akdeniz’e açılıyordu. Mehmet Başaran Trakya ve Kazdağları’nı anlattı.

Talip Apaydın, Yusuf Ziya Bahadınlı İç Batı Anadolu ve Orta Anadolu’yu edebiyata taşıdılar. Behzat Ay, Samsun-Bafra’yı yazdı.

Fakir Baykurt İç Batı Anadolu, Ankara, Almanya mekânlı eserler verdi. Haydar Işık Doğu Anadolu eksenli romanlar yazdı. Hasan Kıyafet Trakya ve Anadolu’yu yazdı. Burada ismini anmadığımız daha birçok yazarla Anadolu bütünüyle edebiyatın mekânına dönüştü. Ülkenin coğrafi-insani zenginliği ve çeşitliliği Köy Enstitülü yazarlar eliyle edebiyata girdi. Denebilir ki, tek başına bu bile, edebiyatımızın coğrafyasını genişletmeleri Köy Enstitülü yazarların edebiyatımıza yaptıkları olağanüstü bir katkıdır.

Köy Enstitülü yazarlar, gerçekçilik ve natüralizm karışımı bir edebi yöntemle eser verdiler. Özellikle kendi yaşadıklarını yazarak başlamaları ve köy notları, onların ampirik gözlemlerini abartmalarına ve gerçekçiliğin tipikleştirme kategorisine uzak kalmalarına neden olmuştur. Gerçekçilik yerine olguculuğun etkili olduğu öykü ve romanlar bu edebiyatın zayıf yanlarından biridir. Kimi zaman bunu aşan ürünler verilse de, edebi estetikte olguculuğun güçsüzleştirici sonuçları ortaya çıkmaktadır. Enstitü Edebiyatını “köy edebiyatı” biçiminde değil, yeterince gerçekçi olamamakla eleştirmek daha doğru olur. Gerçekçilik yerine natüralizme ve olguculuğa düşme tehlikesi, bu edebiyatı zayıflatan yanlarından biridir.
köy enstitüsü şair ve yazarları ile ilgili görsel sonucu 
Sonuç
Köy Enstitüleri, özellikle kendi aklını kullanma cesareti ve becerisi gösteren insanlar yetiştirerek Aydınlanma düşüncesinin idealindeki insanların, iyi bir eğitimle yaratılabileceğinin bir örneğini vermiştir. Okuma yazmayı sevdiren katılımcı bir eğitim ve öğretim süreci, başarısını ve verimliliğini, öğretmen etkinliklerindeki becerileri bir yana bırakılsa bile, mezunları arasından çok sayıda yazar çıkmasıyla ortaya koymuştur. Özgürce okuma ve tartışmanın ve izlenen kuramsal-uygulamacı yöntemin yazarların yetişmesinde temel olduğu anlaşılmaktadır.

Bağımsız kişilikli, toplumcu değerlere bağlı, ülkücü bir öğretmen kuşağı ortaya koyan Köy Enstitüleri bu değerleri daha da geliştirerek edebi ürünler veren, ülke edebiyatına damgasını vuran bir yazar kuşağı da yaratmıştır. Bunların kendi gerçeklerinden yola çıkarak ülke gerçeklerine vardıkları, eserleriyle içinde yoğruldukları toplumun insani süreçlerini yansıttıkları görülmektedir. Toprağına bağlı, yurtsever, ülkenin bir avuç ayrıcalıklı azınlık tarafından yönetilmesi ve emperyalizmin etki alanına sokulmasına tepki gösteren bir yazarlar kuşağıdır bu. Alabildiğine yerel başlayan ve bu yönüyle giderek evrenselleşen bir edebiyattır.

Köy Enstitülerinin edebiyatında son 70 yılımızın tarihi, sosyolojik dönüşümlerinin zengin ipuçları bulunmaktadır.

18 Ekim 2017 Çarşamba

KÖY ENSTİTÜLERİ

                                            ÜRETEN VE EĞİTEN OKUL 

      EĞİTİM ÜRETİM İÇİNDİR
    
       Eğitim alanında kırsal kesimde yaşayan halk ile kentliler arasındaki bozuk dengeyi eşitlemek ve köy halkına pratik bilgi vermek amacıyla 1936'ta Saffet Arıkan'ın Vekilliği döneminde Köy Eğitmeni projesi uygulamasına başlanır. Askerliğini onbaşı veya çavuş olarak yapan gençler, Ziraat Bakanlığı'nın işbirliğiyle, modern tarım tekniklerini uygulayan Mahmudiye Devlet Üretme Çiftliği'nde yetiştirilerek köylere gönderilir. Amaç, köye hem bir öğretmen hem de modern üretim araçları ve tarım yöntemleri sağlamak ve eğitimin mali yükünü hafifletmektir. İsmail Hakkı Tonguç yönetiminde başlanan bu projenin başarılı olması üzerine 1937 ve 1939 yıllarında çıkarılan yasalarla köy eğitmeni yetiştirme deneyimi yaygınlaştırılır. Kırsal kesime yönelik bu eğitim uygulaması hiç şüphesiz daha sonra kurulan Köy Enstitüleri için uygun koşullar yaratmış ve Köy Enstitüleri'ne geçişi kolaylaştırmıştır. Yücel, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yaptığı konuşmasında Enstitülerin özelliğini ve daha önceki kuruluşlardan farklılığını vurgular: "Biz bu müesseselere köy öğretmen okulu demedik. Çünkü evvelce bu isimde müesseseler vardı. Bunları ona bağlamak istemedik. Bunlar yepyeni şeylerdir."Enstitü kelimesini biz frenklerin telaffuz ettiği tarzda aldık ve buna alıştık. [...] Biz köy enstitüsünü sadece içerisinde nazarî tedrisat yapılan bir müessese olarak almadık. İçerisinde ziraat sanatları, demircilik, basit marangozluk gibi amelî bir takım faaliyetler de bulunduğu için okul adı ile anmadık, enstitü diye isimlendirmeyi muvafık gördük." Köy Enstitüleri Kanunu'yla ilgili tartışmalar sırasında Yücel, bu hareketin toplumda kentten uzak kalmış yeni bir sınıf yaratacağı iddialarını şiddetle reddeder. Karşıt görüşte olanlar, bundan başka, Köy Enstitüleri'nin gerek kuruluş ve gerekse öğretim yöntemini eleştirmişlerdir. Bu bağlamda ifade edilen kaygı ve düşünceler, köylülerin parasız çalıştırılarak acımasızca istismar edileceği, kız-erkek bir arada eğitim görmelerinin ahlak anlayışına aykırı olduğu, Köy Enstitüleri'nin keyfi olarak geliştirilmiş bir model olduğu ve sonuçta da "yarım münevver" yetişeceğidir. Yoğun bir çaba göstererek bu projeyi gerçekleştirmeye çalışan Yücel ise, tutarlı bir eğitim uygulamasıyla Türkiye'deki öğretmen açığının 15 yıl gibi kısa bir zaman içersinde kapatılabileceğini vurgular. 17 Nisan 1940'ta Köy    Enstitüleri Yasası çıkarılarak köy okullarında görev alacak olan öğretmenleri yetiştirmek üzere kent ve kasabalardan uzak, geniş arazisi bulunan uygun yerlerde Köy Enstitüleri kurulmaya başlanır. "Köy Enstitülerinde devletin az bir yardımı ile, öğretmen adayları, iş içinde çalışarak hem kendi barınaklarını, dersliklerini ve diğer gereksinimlerini, çalışma yerlerini yapmışlar; hem de gereken genel kültür ile meslekî bilgileri ve tarım çalışmaları yaparak köy için gerekli olan beceriyi kazanmışlardır. Bunlar, işi bilen öğretmen ve usta öğreticilerin rehberliği altında gerçekleşmiştir.                                                           
     1942-43 öğretim yılında, Köy Enstitüleri'ne öğretmen, bölge okullarına yönetici, gezici başöğretmen, ilköğretim müfettişi ve kesim müfettişi yetiştirmek amacıyla Hasanoğlan Köy Enstitüsü bünyesinde Yüksek Köy Enstitüsü açılır. Enstitülerin ilk resmî öğretim programı 1943 yılında yayımlanmıştır. Programa göre, ilkokulu bitiren çocuklar sınavla Köy Enstitülerine alınır ve karma eğitim uygulanır. Toplam beş yıl süren öğretim zamanının yarısı kültür derslerine, dörtte biri tarım dersleri ve çalışmalarına, dörtte biri de sanat ya da teknik derslere ve çalışmalara ayrılmıştır. Bütün derslerde ve çalışmalardaki temel yöntemin 'yaparak öğrenme' ilkesi olduğu söylenebilir. "Gerek öğretimin eğitsel bir biçimde yapılmasında, okuldaki toplumsal ortamın yaratılmasında ve gerekse toprakların işlenip uygar bir eğitim kurumunun oluşmasında öğrenci - öğretmen ilişkilerinin bir aile yuvasındaki gibi içten oluşunun büyük rolü olmuştur." Zamanla sayıları 21'i bulan Köy Enstitüleri 1944'ten itibaren yılda ortalama 2000 öğretmen mezun etmeye başlar. Köylere gönderilen öğretmenlere tarım araç ve gereçleri ile üretimde bulun-mak ve gelirinden yararlanmak üzere tarla ve irat hayvanları verilir. Öğretmenlerin ödevleri 1942 yılında çıkan 'Köy Okulları ve Enstitüleri Teşkilat Kanunu'nda belirlenmiş ve 'okul ve kurslarla ilgili işler' ve 'köy halkını yetiştirmekle ilgili işler' diye ikiye bölünmüştür. Ulaşılmak istenen hedef, Atatürk'ün halkçılık ilkelerine uygun olarak, geniş halk kitlelerinin eğitim düzeyini yükseltmek, böylece reformların yerleşmesi için gerekli koşulları yaratmak, halkın politik, ekonomik ve kültürel yaşama aktif olarak katılmasını sağlamak ve aynı zamanda kendi hakları konusunda bilinçlendirmektir.           Enstitüler, geniş bir halk kütlesine ulaşan bir eğitim ve kalkınma etkinliği olması dolayısıyla ülkenin gelişmesinde en büyük katalizör olarak görülebilir. Nitekim daha başlangıç noktasında kalan bu eğitim modelinin başarısı, 1946'ya kadar köylerdeki öğretmen açığını kapatan 16.400 kadın ve erkek öğretmen ile 7300 sağlık memuru ve 8756 eğitmen yetiştirmiş olmasıdır. Mezunlar arasında Mehmet Başaran (doğ. 1926), Talip Apaydın (doğ. 1926), Fakir Baykurt (doğ. 1929) ve Mahmut Makal (doğ. 1933) gibi yazarlar da bulunmaktadır. Şiir, hikaye ve romanlarında köy sorunlarını işleyen bu yazarlar, sosyal, kültürel ve siyasal etkinlikler de göstererek köy insanının dünyası için bilinç yaratmışlardır. "Köy Enstitüleri sisteminin eğitimimize en büyük katkısı, o güne kadar yalnızca eğitim kitaplarında görülen, fakat geleneksel eğitimin etkisiyle, okula ve sınıflara giremeyen eğitim ilke ve yöntemlerini, doğanın içinde hayata geçirmek olmuştur. Bunların somut birer örneğini vermiştir. Buralarda binlerce öğretmen adayı, bunları bizzat yaşayarak öğrenmişler ve gittikleri okullara da bunları taşımışlardır."                                                                                                             
     Yücel'in başarısı, bu projeyi Büyük Millet Meclisi'ndeki şiddetli eleştirilere karşın gerçekleştirmiş olmasıdır. 1946'da bu girişim durdurulur ve sonraki yıllarda hiç karşı dayanışma olmaksızın ortadan kaldırılır. "Köy Enstitüleri 'bütün' ünün içinde İnönü'nün büyük ağırlığı olmuştur. İnönü'nün bu desteği savaş bitene, memleketimizde ve dünyada yeni bir güçler dengesi kurulana kadar sürmüştür. Çok partili döneme girilince İnönü artık eski gücünü bulamamış ve bu desteği enstitülere verememiştir. Köy Enstitüleri de, Türkiye'nin öteki reform girişimleri gibi yukarıdan geldiği, tabanda itici bir kuvvete dayanmadığı için, İnönü desteğinin ortadan kalkması enstitülerin oturduğu temellerden en önemlisinin yıkılması olmuştur." Bundan başka, kırsal kesim halkı böyle bir kuruluşun gerekliliğine
yeterince hazırlanmamıştır. Böylece proje dinamizm geliştirememiş ve kendi kendisini yürüten bir sürece dönüşememiştir.




FAKİR BAYKURT

                                     FAKİR BAYKURT VE KÖY ENSTİTÜLERİ          Bir mücadele insanı Fakir Baykurt. Burdur Akçaköy'de b...